dostça bir değerlendirme said, on 29 Sep 2009 at 11:26 pm
Sanat tarihi uzmanı değilim, uzun zamandır fotoğraf takibinde değilim, eleştiriden de anlamam, sadece “just something” denebilecek bir şeyler olsun niyetiyle..
Ekspresyonist sanatın bir böyle insanı çeken bir tarafı var. Duyguları açığa çıkarmak denebilir. Ama iyi bir impresyonist resim, ekspresyonist bir resmin yapabileceğinden daha iyisini de yapabilir. Öyle demişti birisi, ben iyi bir manzara fotoğrafını/resmini, bissürü kırık dökük çizgilerin oluşturduğu entellektüel merakımı besleyen bir eserin yerine, evime asmayı yeğlerim. Anlatabiliyor muyum, eserde “duruş” dediğimiz bir şey var.
O duruşun unsurları var. Mesela hayatta neye önem veriyoruz? Ayakkabı aldığın zaman, tarzın mıdır, ayağında nasıl durduğu mudur, veya rahatlık mıdır? Artık kombinasyonlara alıştık: Converse diyor mesela adam, kız daha doğrusu. Hem rahat, hem de tarzım niyetiyle..
Her ekspresyonist resim/sinema eseri, siyah-beyaz olmayacağı gibi, her siyah-beyaz da ekspresyonist olmak durumunda değil. Ama nedir: Siyah-beyaz kalıcılıktır. İleriye taşımadır. Nedir: Dedenin fotoğrafıdır. Kırık dökük kırışık yıpranmışlığıyla.. Üzerindeki, o eski ressamlardan kalan resimlerde olduğu gibi kırıklarıyla, haritadaki şehirlerde olduğu gibi..
Fotoğrafta iki türlü iş olur. Birincisi ısmarlamadır, iş iş içindir yani, diğeri sanatsal mevzular. Ben böyle strict şeyleri sevmem yani, ayrımları. Ismarlama şiir de sözkonusu olabiliyor ama ortaya çıkan şey, cumhuriyet çocuk şiirleri antolojisi olmuyor. Ki o da bir şey aslında, bir değer, değerli mısralarla.. İğreti durmaz kesinlikle.. İlkokulda basbas kürsüde okursun, saatli bir şiir vardı mesela.
Dolayısıyla bu mesela kablo mevzuunda, çatlaklarda..yani sadece endüstriyel bir fotoğrafçılık yok. En azından arkasında, “bu ev deprem yönetmeliğine uygun mu” sorusuna cevap aramak için oluşturulmuş basit bir düşünce değil sadece.
Kasmanın da alemi yok, buzdolabı meselesinde, dükkana çaycı geldi, boş var mı diye sordu, yok dedik. İroni işte, Bosch bayisi olmakla ilgili bir kelime oyunu.
Ama böyle başka bir eğilim var aslında. Pinhole fotoğrafçılıkta görülen tarzda. Hastanedeki fotoda mesela ve genelde yane, hayatın akıp geçen zamanı içinde belki de gelip geçici görüntülerin, zamanın akışında kaybolacak tarzda verilmesi gibi bir şey. Yani bu fotolarda siyah-beyaz, verdiği nesneyi değil de, sadece zamanın geçiciliğini kalıcı kalıyor. Fanilik işte. Yani baki olan faniliktir gibi.
O toplantı mesela. Arkadaki sözlerin içeriği.. anlatabiliyor muyum. Özlü sözler, ama konuşan fani..Konuşma anı fani, ama yazı kalıcılık unsuru olarak, ve içeriksel olarak dini yönelmeyle kalıcı kalmış durumda..
Uçak uçuyor ve gitti yani. Kuşu yakalamak için uğraştın ve arka plan hızla gidiyor yani..Zaman geçiyor..Yürüyüş fotosu mesela..
Tüm samimiyetimizle şunu da söyleyelim yani: Ben hangi fotoğrafta hüzün var onu anlarım..Herkes anlar aslında..Başımızı bir gökdelene dikeriz, o anda ona bakarsın, bakılır bir şeydir, bitmemiş bir inşaat da olsa, tepede de hayal edebilir insan kendini..İnsanın o gürültüde aradığı şeydir o. Statü de denebilir. Statüko diyolar mesela. Statik denen bir şey de var ama..Denge yani..Anlatabiliyor muyum..Ortamda denge bozuksa mesela, o esere bakarsın..İstemdışı bi refleks olmuştur..Denge nerde var ki..Dış dünyada aramanın anlamsız olduğu bir çağda özellikle yaşıyoruz. Bunu ancak böyle dengesi çok bozulduktan sonra dengesini yeniden kuranlar aşabiliyorlar..Mesela bu deniz feneri fotosu da, kuleyle paralel..Kulenin tepesindeki ışık aslında o fotoğraftaki mesele..Deniz feneri de aslında buna gönderme…
Lambadaki ışık, köpeğin baktığı ışık, gülümsemedeki ışıltı..Yani güzel gören güzel düşünür..
Nacizane bir öneri değil de bir katkı olabilirse eğer, renkli fotoğraflar yapmanızı öneririz. O renkler de ışığı oluşturan unsurlardır çünkü. Hüzünden neşeye, gamdan ve biraz olan kasvet duygusundan, tebessüme giden birşeydir.
Yapraklar vardır, çiçekler vardır. Doğal olan neyse, renkleri orada aramak lazım önce..Teknolojinin girmediği bir şey.. Sonuçta fotoğraf makineyle çekilir. Şiir kalemle yazılır, araya bir şey girer. Ama parmağın kanar, yine rahat yazılır bir şey olur.
Yani öyle bir şey yapmak lazım ki fotoğrafla, sanki makina olmamalı arada. Önce görmek. Horkheimer şuna kızar mesela, insanlar der, artık bir manzaraya bakmıyorlar, onu çekelim, şipşak iş bitsin istiyolar.
Dolayısıyla da kendi gözlerinin kıymetini unutuyorlar.
Kolay gelsin, selametle, haddimizi aşmamış olmak ümidiyle
Sanat tarihi uzmanı değilim, uzun zamandır fotoğraf takibinde değilim, eleştiriden de anlamam, sadece “just something” denebilecek bir şeyler olsun niyetiyle..
Ekspresyonist sanatın bir böyle insanı çeken bir tarafı var. Duyguları açığa çıkarmak denebilir. Ama iyi bir impresyonist resim, ekspresyonist bir resmin yapabileceğinden daha iyisini de yapabilir. Öyle demişti birisi, ben iyi bir manzara fotoğrafını/resmini, bissürü kırık dökük çizgilerin oluşturduğu entellektüel merakımı besleyen bir eserin yerine, evime asmayı yeğlerim. Anlatabiliyor muyum, eserde “duruş” dediğimiz bir şey var.
O duruşun unsurları var. Mesela hayatta neye önem veriyoruz? Ayakkabı aldığın zaman, tarzın mıdır, ayağında nasıl durduğu mudur, veya rahatlık mıdır? Artık kombinasyonlara alıştık: Converse diyor mesela adam, kız daha doğrusu. Hem rahat, hem de tarzım niyetiyle..
Her ekspresyonist resim/sinema eseri, siyah-beyaz olmayacağı gibi, her siyah-beyaz da ekspresyonist olmak durumunda değil. Ama nedir: Siyah-beyaz kalıcılıktır. İleriye taşımadır. Nedir: Dedenin fotoğrafıdır. Kırık dökük kırışık yıpranmışlığıyla.. Üzerindeki, o eski ressamlardan kalan resimlerde olduğu gibi kırıklarıyla, haritadaki şehirlerde olduğu gibi..
Fotoğrafta iki türlü iş olur. Birincisi ısmarlamadır, iş iş içindir yani, diğeri sanatsal mevzular. Ben böyle strict şeyleri sevmem yani, ayrımları. Ismarlama şiir de sözkonusu olabiliyor ama ortaya çıkan şey, cumhuriyet çocuk şiirleri antolojisi olmuyor. Ki o da bir şey aslında, bir değer, değerli mısralarla.. İğreti durmaz kesinlikle.. İlkokulda basbas kürsüde okursun, saatli bir şiir vardı mesela.
Dolayısıyla bu mesela kablo mevzuunda, çatlaklarda..yani sadece endüstriyel bir fotoğrafçılık yok. En azından arkasında, “bu ev deprem yönetmeliğine uygun mu” sorusuna cevap aramak için oluşturulmuş basit bir düşünce değil sadece.
Kasmanın da alemi yok, buzdolabı meselesinde, dükkana çaycı geldi, boş var mı diye sordu, yok dedik. İroni işte, Bosch bayisi olmakla ilgili bir kelime oyunu.
Ama böyle başka bir eğilim var aslında. Pinhole fotoğrafçılıkta görülen tarzda. Hastanedeki fotoda mesela ve genelde yane, hayatın akıp geçen zamanı içinde belki de gelip geçici görüntülerin, zamanın akışında kaybolacak tarzda verilmesi gibi bir şey. Yani bu fotolarda siyah-beyaz, verdiği nesneyi değil de, sadece zamanın geçiciliğini kalıcı kalıyor. Fanilik işte. Yani baki olan faniliktir gibi.
O toplantı mesela. Arkadaki sözlerin içeriği.. anlatabiliyor muyum. Özlü sözler, ama konuşan fani..Konuşma anı fani, ama yazı kalıcılık unsuru olarak, ve içeriksel olarak dini yönelmeyle kalıcı kalmış durumda..
Uçak uçuyor ve gitti yani. Kuşu yakalamak için uğraştın ve arka plan hızla gidiyor yani..Zaman geçiyor..Yürüyüş fotosu mesela..
Tüm samimiyetimizle şunu da söyleyelim yani: Ben hangi fotoğrafta hüzün var onu anlarım..Herkes anlar aslında..Başımızı bir gökdelene dikeriz, o anda ona bakarsın, bakılır bir şeydir, bitmemiş bir inşaat da olsa, tepede de hayal edebilir insan kendini..İnsanın o gürültüde aradığı şeydir o. Statü de denebilir. Statüko diyolar mesela. Statik denen bir şey de var ama..Denge yani..Anlatabiliyor muyum..Ortamda denge bozuksa mesela, o esere bakarsın..İstemdışı bi refleks olmuştur..Denge nerde var ki..Dış dünyada aramanın anlamsız olduğu bir çağda özellikle yaşıyoruz. Bunu ancak böyle dengesi çok bozulduktan sonra dengesini yeniden kuranlar aşabiliyorlar..Mesela bu deniz feneri fotosu da, kuleyle paralel..Kulenin tepesindeki ışık aslında o fotoğraftaki mesele..Deniz feneri de aslında buna gönderme…
Lambadaki ışık, köpeğin baktığı ışık, gülümsemedeki ışıltı..Yani güzel gören güzel düşünür..
Nacizane bir öneri değil de bir katkı olabilirse eğer, renkli fotoğraflar yapmanızı öneririz. O renkler de ışığı oluşturan unsurlardır çünkü. Hüzünden neşeye, gamdan ve biraz olan kasvet duygusundan, tebessüme giden birşeydir.
Yapraklar vardır, çiçekler vardır. Doğal olan neyse, renkleri orada aramak lazım önce..Teknolojinin girmediği bir şey.. Sonuçta fotoğraf makineyle çekilir. Şiir kalemle yazılır, araya bir şey girer. Ama parmağın kanar, yine rahat yazılır bir şey olur.
Yani öyle bir şey yapmak lazım ki fotoğrafla, sanki makina olmamalı arada. Önce görmek. Horkheimer şuna kızar mesela, insanlar der, artık bir manzaraya bakmıyorlar, onu çekelim, şipşak iş bitsin istiyolar.
Dolayısıyla da kendi gözlerinin kıymetini unutuyorlar.
Kolay gelsin, selametle, haddimizi aşmamış olmak ümidiyle