Fayrap 19

Lokal anestezi
Son sayısında Woody Allen’dan nefret etmiş olan “popülist edebiyat dergisi” fayrap, eylül 2009 tarihli 19. sayısı ile yine okurlarının karşısına çıktı. Bu kez, İsmet Özel’e doğum günü armağanı ve Scarface’ten yaralı bir yüz ile işte geldik burdayız diyen Hakan Arslanbenzer (fayrap), “halkın ruhu” isimli şiiriyle ve önceki sayfada bulunan “aklı evvel halkçılar” isimli yazısıyla biz okurları karşısına alıyor, başlıyor anlatmaya. Sonrasında Ahmet Güntan, bir yandan Serkan Işın ile tartışmaya dururken diğer yandan, 6. sayfada, “parçalı ham”ın 16.sını yayımlayarak dergiye olan yakınlığına yakınlık katıyor. Diğer şiirler ise Orkun Elmacıgil’in “iyi”si ve çevirisi Ali Akyurt’a ait olan Diane Diprima’nın “güle güle nkrumah”ı. Daha sonrasında ise Ahmet Güntan, Hakan Arslanbenzer, Ali Akyurt, Fazıl Baş ve Murat Sözer’in kalemlerinden İsmet Özel’e ayrılan armağan sayfalar yer alıyor. Fayrap ekibi bu sayede de farklı bir şey yapmış olarak İsmet Özel’i de anıyor(!).
Bu hareketi destekliyorum
Popülist demişken, Arslanbenzer, İstanbuldaki bir konuşmasında konu hakkında (popülizm) söylediklerinden ötürü özellikle bir kesim tarafından çok eleştirilmişti. Ben, eleştiride bulunanların konuyu yanlış anladığını ve boş yere kendilerini harap ettiklerini düşünmüştüm. Kimseye bir şey katmasa da, içimde Arslanbenzer’in yanındaydım ve söylediklerini desteklemiştim. Ve şimdi 19. sayıyla birlikte yine aynı şeyleri düşünmekteyim.
Aynı şeyleri düşünmeme neden olan şey, fayrap’ın bu sayıdaki kapağına “lokal lak” yaptırmış olması. Kan-man efektine de ayrı bir yakışmış bu lak. Çok basit bir şey aslında. Ama Kitap-lık’ın poşete girmesine, Yedi İklim’in yüzünün tümden değişmesine ya da Notos’un Bilgi Üniversiteli reklam ajansı “R Vitamini” ile çalışmaya başlamasına benzemiyor bu. Edebiyat dergisinde görsel olmalı mı, tasarımı nasıl olmalı, acaba renkli mi olmalıyı tartışırken bence bu güzel bir hareket oldu. Destekliyorum ben bu hareketi. Coğrafyamızda yayın-süreli yayın kültürü olmadığından ötürü evet biz hala böyle şeyleri tartışabiliyoruz. Ancak basit anlamıyla liberalizm illa ki bir yerlerimize işliyor ki Karagöz illüstrasyonlarıyla ve yaklaşımıyla biraz farklı bir yerden giriyor mevzuya; Kitap-lık, bilmem kaçıncı ve bilmem kaçıncı sayfa arası diye bir bölüm eklemiş oluyor sayfalarına; Varlık, magazin (bkz: magazine) anlayışını ısrarla sürdürüyor; Yedi İklim ve Notos’tan da bahsettik zaten ve işte diğerleri.
Bu liberal dünyada bizi susuz komadıkları için Fayrap’a ve Arslanbenzer’e ve Safi’ye ve reklam ajanslarına ve sanat yönetmenlerine teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Tüm o güzel kapaklar ve şık layoutlar için (kapak güzel, layout şık olur).
DY
for fayrap
Bir söyleşi

“Sanatçılar Olarak Yok Edebileceğimiz Hiçbir Şey Kalmadı.”
Jodorowsky’nin Marilyn Manson söyleşisi…
Çeviri: Tan Tolga Demirci
Jodorowsky: Kısa bir süre sonra piyasaya çıkacak albümünüzle başlayalım. Sonrasında daha kişisel konulara gireriz, ne dersiniz?
Manson: Elbette.
Jodorowsky: Albümünüzün adı ‘Eat Me, Drink Me.’ Doğrudan hareketle, bunların İsa’ya ait simgeler oldugunu düşünüyorum. Hergün kilisede olup biten nedir? Katolikler tanrılarını yiyor ve içiyorlar. Bu da onları vampir birer yamyama dönüştürüyor.
Manson: Bunu seveceğinizi biliyordum.
Jodorowsky: Siz, bay Manson, siz bir sembolsünüz. Her zaman makyaj yapıyorsunuz, kimse aslında kim olduğunuzu bilmiyor. İsa, giderek sembolleşen bir ikon oldu. Sizse bunun tersi, yani insan olma yolunda bir sembolsünüz. ‘Eat Me, Drink Me’ derken dünyaya aşkınızı gösteriyorsunuz. Kendinizi sunuyorsunuz. Siz, vampir yamyamlar için bir ziyafetsiniz. Bunu hissediyorum. Kişiliğiniz hakkında konuşurken, baştan aşağı bir mitoloji olduğunuzu düşünüyorum. Her yeni dönem, yeni mitolojilere gereksinim duyar.
Manson: Kesinlikle aynı fikirdeyim. Başkalarından çok daha iyi kavramışsınız durumu.
devamı burada.
müstakil nesne 1


Sokağa çıktığınızda ne görüyorsun? Ya da gözüne çarpan ilk şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?
Apartmanlar.
Öncelikle, apartmanların varlığını belirtmeliyim. Çokca.
Varlığı, dahası sayıca çok oluşu sizi tedirgin ediyor mu diye soracak olursanız sanıyorum ki tedirgin etmediğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Kullandığım rahatlık kavramının içerdiği görece anlam, pekala bir çıkmaza sürükleyebilir bizi, farkındayım. Açıklayayım;
Apartmanlar, kişisel yaşam alanımıza ve daha genel çaptaki özel hayatımıza yapılmış en büyük tecavüzdür demeyeceğim.
Bence henüz bir tecavüz yok. Olduğunu söylemek kolaylıkla bu işten sıyrılmaya çalışmak demektir. Bunun da hesapsızca yapılmış bir hareket olduğunu düşünürüm.
Yani bütünüyle yanlış işaretlenmiş bir tercih olduğuna dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu bir refleks olmamalı.
Malumdur ki, günümüzde, popüler yaklaşımlardan biridir apartmanlara yönelik bu gibi haksız suçlamalara girişmek.
Durumu anlayabiliyorum.
Müstakil evler kişiseldi, kişilikleri vardı. Fakat bu, apartmanlar döneminin, kişiselliği ortadan kaldırdığı anlamına gelmez. Söylemek istediğim, yeni bir kişilik modelinin önerildiği. Önemli olan, insanların bu modele hazır olup olmadıkları.
Apartmanlara yüklenmiş olan ya da kendilerinin, doğuştan yüklenmiş oldukları karakterleri, yeni yüzyılın işine çok yarayacak bir özelliktedir. Bu, apartmanlara verilen en önemli görevlerdendir. Belleklere yönelik yaptığı gerilla saldırılarıyla üstlenmişlerdir bu görevi ve aynı zamanda bu saldırı, gelecek yüzyıllar için müthiş bir yatırımdır.
Bir bellek yatırımı. Benzersiz bir yatırım. Yataylıktan dikeyliğe geçişin yatırımı. Bunun kolay olduğunu kim söyleyebilir, bir çağın dönemeci varsayabiliriz.
Huyssen’nin müzelere olan yaklaşımından ilhamla yukarıdaki çıkarsamayı tasdiklememek olanaksızdır. Kim bunun aksini iddia edebilir?
Fakat bugün apartmanlar arasında bastırılmış bir melankoli içerisndedir insanlar. Buna ne demeli?
Dedim ya, belleğe yönelik bir gerilla saldırısı uygulanmakta.
Bu saldırı sonrasında (illa ki) apartmanlar galip gelecektir, tarih bunu göstermiştir bize her zaman için.
Siz de bir apartmanda yaşıyorsun.
Şüphesiz.
Kendi açınızdan nasıl değerlendiriyorsun durumu?
Bana sorduğunuz soruya karşın, gördüğüm ilk şeyin apartmanlar olduğunu söyledim. Size yanıtım bu oldu.
Bu soruyu, karşı apartmandaki komşuma sorduğunuzda muhtemelen başka bir cevap alacaksınız. Fakat onun da esasen sokağa çıktığında gördüğü başka bir şey değil.
Hayır, kastettiğim o değildi. İnsanlar, ülkemiz insanı, bu melankoli halinden nasıl kurtulacak?
Ülkemiz insanının, duygusal bir etkileşim olmadan apartmanları kabullenmeleri imkansız ya da çok zor olduğunu söylemek gerekir ve fakat bu duygusallığın, çekici özelliğe sahip olması gerekli değil. Keza biliyoruz ki, durum zaten böyle de değil.
DY



